Kötülüğün Sıradanlığı: Sessizliğin Suç Ortaklığı

Bazı kötülükler insanın kanını dondurur. Göz göre göre işlenmiş bir cinayet, bombalanmış bir okul, bir çocuğun ellerinden alınan masumiyeti… Ancak tarih bize gösteriyor ki, en büyük kötülükler çoğu zaman çığlıklarla değil, sessizlikle gelir. Hannah Arendt’in deyimiyle: “Kötülük bazen canavarlığın değil, sıradanlığın yüzüdür.”
Arendt bu ifadeyi, Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın yargılanması sırasında dile getirmişti. Eichmann, binlerce Yahudi’nin toplama kamplarına gönderilmesinden sorumlu bir bürokrattı. Ama mahkemedeki hali ne bir canavarı andırıyordu, ne de sadist bir kişiliği. Aksine, sıradan bir devlet memuru gibi davranıyor, “Ben sadece emirleri uyguladım” diyordu. Ve işte burada başlıyor esas korkunç gerçek: Büyük kötülüklerin birçoğu, kolları sıvayan bir avuç sadistin değil, emir alan milyonlarca sıradan insanın elleriyle gerçekleşiyor. Katliamı planlayan değil, sadece evrakı imzalayan… Bombayı atan değil, yalnızca raporu hazırlayan… Vicdanı susturulmuş, düşünceyi “otoriteye itaat” ile değiştirmiş insanlar.

Bugün sosyal medyada linç edilen bir birey için sessiz kalan kalabalıklar, sokak ortasında şiddete uğrayan bir kadına sadece bakan gözler, zorbalığa uğrayan bir çocuğu görmezden gelen öğretmenler… Bunların hiçbiri “kötü” olduğunu düşünmüyor. Ama belki de kötülük tam olarak burada başlıyor: Kendini sorumlu hissetmeyen sıradanlıkta.

Kötülük artık sadece silahla, şiddetle, kanla değil; ilgisizlikle, duyarsızlıkla, hatta bazen sistematik bir memur ciddiyetiyle sürdürülüyor. Bürokratik yazışmaların arasında ezilen hayatlar, prosedürlerin gölgesinde unutulan adalet…
Bu nedenle, ahlaki sorumluluk yalnızca “ne yaptığımızda” değil, “neye göz yumduğumuzda” da başlar. Çünkü kötülük sadece kötü insanlar yüzünden değil, iyi insanların hiçbir şey yapmaması yüzünden de kazanır.
Ve belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Sıradanlığımızın ardına sığınarak hangi kötülüklere ortak oluyoruz?