Günümüz insanı, özgür olduğuna inanarak yaşar. Kendi kararlarını verdiğini, istediğini düşündüğünü, seçimlerinin ardında özgür iradesinin durduğunu zanneder. Seçim yapar, oy kullanır, düşüncesini söyler, sosyal medyada tepki verir, tüketir. Tüm bunlar, özgürlüğünün kanıtı gibi sunulur. Ama ya tüm bu hareketler, görünmeyen sınırlar içinde oynanan bir tiyatronun sahneleri ise? Ya özgür olduğunu zanneden birey, aslında sadece daha ince, daha şeffaf, ama daha etkili zincirlerle bağlanmışsa?
İşte bu noktada karşımıza çıkan kavram: özgürlük yanılsaması.
Seçme Özgürlüğü mü, Seçeneklerin Tuzağı mı?
Demokrasilerde bireylere birçok seçenek sunulur. Siyasi partiler, liderler, markalar, yaşam tarzları… Seçenek çoksa özgürlük de vardır, değil mi?
Hayır. Gerçekte, bireyin önüne konan seçenekler zaten sistemin kabul ettiği sınırlı bir çerçevede belirlenmiştir. Seçtiğiniz şeyin içeriği değil, seçim yapabiliyor olmanız önemsenir. Böylece birey seçtiğini sanırken, aslında sadece önceden onaylanmış bir yol haritasını takip eder.
Noam Chomsky’nin dediği gibi, medya ve ideolojik aygıtlar bireyin rızasını “imal eder”. Sistem, sana karşı değilmiş gibi görünerek seni kendine hizmet ettirir. Seçeneklerin olduğunu düşünürsün; oysa asıl seçenek, hiçbir zaman masada değildir.
Gözetim Artık Görünmez
Geçmişin otoriter sistemleri zorla sustururdu. Bugünün sistemleri ise konuşmana izin veriyor – çünkü ne söylediğini onlar belirliyor.
Michel Foucault, modern iktidarın artık cezalandırarak değil, denetleyerek çalıştığını söyler. Artık bir gardiyan yoktur; çünkü birey, kendini kendisi denetler. Sosyal normlar, medya baskısı, kamuoyu “tepkisi” derken birey, ne zaman ne düşüneceğini, ne söyleyip ne susacağını öğrenir.
Ve işin ironik tarafı şudur: Kendini özgür zannederken, aslında otosansürle kendini yönetir. Bu, baskının en sinsi hâlidir.
Tüketimle Özgürlük Arasında Sıkışmak
Neoliberal çağda özgürlük, alışveriş raflarında satılır. Ne giyeceğini, ne tüketeceğini, hangi hayatı hayal edeceğini kendin seçiyorsun gibi görünür. Ama aslında bu tercihler, sana sürekli fısıldanan bir sistem tarafından şekillendirilmiştir.
İstediğin her şeyi alabilirsin çünkü sistemin içindesin. Ama o sistemin dışına çıktığında, artık seni kimse duymayacaktır.
Zygmunt Bauman, bu durumu “akışkan modernlik” olarak tanımlar. Seçeneklerin çokluğu seni özgürleştirmez; aksine, sürekli tercih yapma zorunluluğu altında ezilirsin. Ve her seçimin, sistemin beklediği yönde olur. Kendi yolunu çizdiğini sanırken, aslında önceden çizilmiş patikada yürürsün.
Kimlik, Rol ve Toplumsal Tiyatro
Toplum, sana bir kimlik verir: İyi vatandaş, çalışkan insan, ahlaklı birey, üretken yurttaş… Sen de bu rolleri içselleştirirsin. Kimi seveceğini, neye inanacağını, neyin uğruna mücadele edeceğini öğrenirsin. Ve sonra bunları “kendi kararların” zannedersin.
Ama bu kararların çoğu, sen doğmadan çok önce verilmiştir. Sadece senin diline çevrilmiş, senin zevkine göre süslenmiştir.
Gerçek Özgürlük: Aynaya Cesaretle Bakabilmek
Gerçek özgürlük, önce bu yanılsamayı fark etmekle başlar. Kendi düşüncelerimizin gerçekten bize mi ait olduğunu, yoksa başkalarının ellerinde şekillenen bir kalıba mı dönüştüğünü sormak zorundayız. Çünkü özgür olduğunu sanan ama zincirlerini görmeyen birey, zincirlerini asla kırmaz. Onları gururla taşır.
Ve bu, bir toplum için en tehlikeli durumdur: köle olduğunu bilmeyen insanların çağı.