Modern Şehir: Betonun İçinde Yalnızlık

Modern şehir, sanayi devriminden sonra hızla gelişen kapitalist üretim ilişkileriyle şekillenmiş bir yaşam formudur. Göğe uzanan binalar, sabaha kadar süren trafik, kalabalık caddeler ve sonsuz bir telaş… Tüm bu dinamikler, yüzeyde canlı ve enerjik bir hayatı temsil ederken, altında insanı atomize eden ve yabancılaştıran bir sistemin işaretlerini taşır.

Sosyolog Georg Simmel’in “Büyükşehir ve Zihinsel Yaşam” adlı metninde belirttiği gibi, modern şehir insanı sürekli

uyarıcılarla kuşatır. Bu uyarıcı yoğunluğu karşısında birey, kendini korumak için duygusal bir zırh geliştirir; mesafe, ilgisizlik ve hatta kayıtsızlık modern bireyin gündelik stratejisi hâline gelir. Bu durum, şehirdeki bireyleri fiziksel olarak yan yana ama duygusal olarak birbirinden uzaklaştırır.
Modern şehir, bir yandan bireye özgürlük vaad eder: Anonimlik, tercih çeşitliliği, kültürel zenginlik… Ancak bu özgürlük, çoğu zaman yalnızlıkla yer değiştirir.

Komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, kamusal alanların metalaştırılması ve kamusal yaşamın giderek özelleştirilmesi, insanları sosyal izolasyona iter. Artık kentler “yaşanılan” değil, “tüketilen” mekânlara dönüşmüştür.

Kapitalist kentleşme süreci, mekânı sermayenin yeniden üretim aracı haline

getirirken, barınma hakkını da bir piyasa nesnesine indirger. Lüks konut projeleri, yoksulları kentin dışına iterken, mekânsal eşitsizlikleri de derinleştirir. Şehir, sınıfsal ayrımların en net biçimde gözlemlenebileceği bir sahne hâlini alır. Kentin merkezinde yaşamak bir ayrıcalığa, çevresinde yaşamak ise bir zorunluluğa dönüşür.

Ayrıca modern şehir, doğayla bağın koparıldığı, betonun egemen olduğu bir çevre yaratır. Parklar ve yeşil alanlar, planlı değil, estetik dekoratif unsurlar gibi kurgulanır. Oysa şehir doğadan kopuk değil, onunla uyumlu bir bütün olarak var olmalıydı.

Modern şehir, insanın toplumsal bir varlık olarak gelişimine katkıda bulunmak yerine, çoğu zaman onu yalnızlaştırır,

standartlaştırır ve tüketime endeksler. Bu nedenle, şehri sadece fiziki bir yapı olarak değil, aynı zamanda bir ideoloji, bir yaşam tarzı, bir kontrol biçimi olarak da analiz etmek gerekir.

Bu bağlamda çözüm, belki de “akıllı şehirler” projelerinde değil, daha adil, daha katılımcı ve daha dayanışmacı bir şehir tahayyülünde yatmaktadır. Şehir, sadece bina değil; insan, ilişki ve hafıza demektir. Bu bakış açısını kaybettiğimizde, şehirlerimiz devasa ama ruhsuz organizmalara dönüşür.