Modern çağın belki de en güçlü söylemlerinden biri: şeffaflık. Şeffaf olmak; açık, dürüst, hesap verebilir olmak demek. Ne yanlış olabilir ki bunda? Ancak mesele tam da burada başlıyor. Şeffaflık, sadece iyilikle, dürüstlükle, etikle sınırlı bir kavram değildir. Aynı zamanda iktidarın yeni yüzüdür.
Dijital çağda artık hiçbir şey saklı kalmıyor kalması da istenmiyor. Her şey görünür olmalı. Görünürlük, bir erdem değilse bile, bir zorunluluk hâline getirildi. Her birey, kendi hayatının gönüllü gözetmeni oldu. Sosyal medyada sergilenen hayatlar, sadece iletişim değil, aynı zamanda performanstır. İnsanlar, kendilerini değil, versiyonlarını paylaşır. Gerçeklik, filtrelenmiş bir gösteriye dönüşür.
Byung-Chul Han’ın ifadesiyle: “Şeffaflık, çıplaklıktır.” Her şeyin görüldüğü yerde artık hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Gizemin, mahremiyetin, içsel derinliğin yerini algoritmalarla ölçülen davranışlar alır. Sevgi bile ölçülmek istenir; ilişkiler “görüntülenme” ile değer kazanır. Şeffaflık, mahremiyeti bir zaafa, suskunluğu bir kusura dönüştürür.
Üstelik bu yeni gözetim rejimi dışsal değil, içseldir. Kameralar değil, “beğen” tuşu denetler. Kişi, başkası için değil, kendi kendisi için şeffaflaşır. Gönüllü olarak veriye dönüşür. Gözetimin en tehlikeli hâli, kişinin kendini gözetmesidir. İşte şeffaflık toplumu tam da bunu üretir: özgürlük yanılsaması içinde denetlenen birey.
Bu yüzden şeffaflık, her zaman özgürlük değildir. Bazen tam tersidir: özgürlüğün yok oluş biçimidir. Çünkü özgür birey, sadece kendini ifade etme hakkına değil, kendini gizleme hakkına da sahiptir. Gerçek mahremiyet, gösterilmemekte ısrar edebilmekle mümkündür.
Modern toplumun şeffaflık saplantısı, bizi daha açık değil, daha kırılgan, daha yalnız ve daha denetlenebilir kılıyor. Her şeyin görünür olduğu bir dünyada, insanın kendisi silikleşiyor. Belki de asıl özgürlük, yeniden görünmez olabilme cesaretindedir.