Batı, yalnızca bir coğrafya değil; aynı zamanda bir düşünce biçimi, bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü, kendini tanımlarken bir karşıtlığa ihtiyaç duyar: Öteki. Çünkü kimlik, ancak bir başkasıyla sınır çizilerek inşa edilir.
“Ben aklı temsil ediyorum” der Batı; çünkü Öteki duyguya, mistisizme, bilinemeze mahkûm edilmiştir. “Ben ilerlemenin yegâne yoluyum” der; çünkü Öteki duraklamıştır, hatta geride kalmıştır. Böylece Batı, kendi aydınlık imgesini Öteki’nin karanlığına yansıtarak netleştirir.
Oryantalist bakış, Doğu’yu bir masal diyarı olarak resmederken, aynı zamanda onu denetlenmesi gereken bir tehdit olarak da sunar. Bu çelişki, yüzyıllar boyunca hem ideolojik hem de politik bir stratejiye dönüşür: Egzotikleştirerek küçümseme, kurtarıcı kisvesiyle tahakküm kurma.
Postkolonyal çağda bile “öteki” hâlâ konuşamayan, temsil edilen, medya başlıklarında krizle anılan bir figürdür. Mülteci olur, düşman olur, kurban olur—ama asla eşit bir özne olmaz.
Oysa belki de asıl mesele, Batı’nın kendini
görmeye çalıştığı aynayı artık ters çevirmektir. Çünkü “öteki” yalnızca Batı’nın yansıması değil, kendi hakikatiyle konuşmaya başlayan bir sestir artık.