Eskiden yemek, hayatta kalmanın bir gereğiydi. Bugünse gösterinin bir parçası. Modern insan tabağını yalnızca karnını doyurmak için değil, kimliğini sergilemek için kullanıyor. Yedikçe doymayan bir çağdayız; çünkü iştahımızı açan şey gerçekten açlık değil, pazarlama.
Raflar sonsuz seçenekle dolu. Ama bu bolluk aldatıcı. Çünkü içerik değil, ambalaj satıyor. Tüketici değil, hedef kitleyiz artık.Ne yiyeceğimizi biz değil, reklam bütçeleri ve algoritmalar belirliyor. Üstelik bu bolluğun içinde açlık hâlâ bir gerçek: Dünyada her 9 insandan biri açken, biz her yıl milyonlarca ton gıdayı çöpe atıyoruz.
Kapitalizm, sofralarımızı şekillendirdi. Hızlı yaşam, hızlı tüketimi doğurdu.Fast food kültürü sadece yemek alışkanlıklarını değil, düşünme biçimimizi de dönüştürdü. “Çabuk ye, çabuk çalış, çabuk harca.” Peki sonuç? Kronik hastalıklar, obezite, bağımlılıklar ve yalnızlaşan bireyler.
Yeme içme alışkanlıklarımız, aslında nasıl bir sistemin içinde yaşadığımızın aynası. Sofraya gelen her lokma, yalnızca bir gıda değil; onun ardında gizlenen emek, israf, eşitsizlik ve doğa talanıdır.
Artık şu soruyu sorma zamanı: Gerçekten aç mıyız, yoksa sadece tüketime mi açız?